HAPISHANEDEN ÖYKÜLER

Bu kitabı yorum yapabilecek ne kabiliyetim var ne de hakkım, çünkü bu kitab siyasi tutukluların 1994-2004 yıllari arasında pek çok hapishaneden gönderilen yazılar arasından seçilen on sekiz öykülerden oluşuyor. Hazırlayanlar (Aytekin Yılmaz ve Müge Iplikçi) için ne kadar ağır bir görev  olduğunun farkındayım. Dahada gerçekçi, duygulu, bilinmeyen ağir tarihimiz var, ama bu kitabı bir başlangıç olarak görmeliyiz, okumalıyız ve değerlendirmeliyiz.

Hayatımda hiç bir zaman bir kitab tam duygularımın karma karışık olduğu dönemde bulduğum kelimelerin yetmedigi an elime geçmedi. Bu kitab bana geçen yaz doğum günü hediyesi olarak verildi. Sevgilimin Ankara’da Ulucanlar Hapishanesinde bana hatıra olarak aldıgı kitab. Bu sene çok gitmek istediğim yerdi Ulucanlar Hapishanesi. Ne kadar ticarileşmiş bir müze olsada büyüklerimin hapishanelerde yaşadıkları zorlukları anlatan koca Tukiye’de olan tek nesne. Ulucanların halka açılmasını sağlayan ve her gün orada bulunup büyük bir hazinenin küçük kısmını korumaya emek eden kişilere o kadar saygı duyuyorum ki. Ilerde umarım bütün Anadolu’da yaşanan katliamların bir gün gidilebilecek müzesi olacak.

Siyasi değerden yana benim için özel değeride var. Bu kitab elime geçtiğinde 15 yıldır görmediğim babama gitmeme bir hafta kalmıştı. Kitabı açmam bir hafta sürdü, hem Adana’nın yaz sıcağının engellediği bunaltıdan hemde babamı görme heyecanı unutturdu. Bir hafta sonra gittim Izmir’e. Hava alanında beklerken onu nasıl tanıyacağımı düşünüyordum. Sonunda arabasıyla yanımdan geçince yüzünün yan tarafından kendi erkek kardeşimi anımsatan yüzü görünce onun babam olduğunu hissettim. Halbuki arabadan indiğinde hayallerimdeki çocukluk hatıralarımdaki babamla hiç bir benzerlik kalmamışti. Sanki yeniden birisiyle tanışmış gibi oldum. Ilk gecem biraz tuaf geçti.  Duygular karma karışık ve kendisininde heyecanlı olması  bu duyguları susturamıyordu. Alışamadım o gece kaldığımız eve. Cünkü o Izmir’de kendine göre yeni bir yaşam kurmuştu. Baska bir eşi vardi, duvardaki fotograflar bizler değildik ve asilan Atatürk’ün resimi bile sıcaklık veremedi. Ama yavaş yavaş alıştık birbirimize. Konuştuğumuz konular ne kadar yüzeysel olsada bakışlarımızla bir çok duyguları yansıttık karşıya. Ama hala bu duyguları anlatacak sözler bulamadık, bulamadım. Bu yüzden söyleyemediğim çok şey kaldı aklımda. Ben duygularımı ararken onunla olan zamanımı sanki hiç bir şey olmamış gibi geçirmeyi tercih ettim, ama ne yazık ki beynimde kendimle tartıştığım bir çok sorular vardı. Bu düşüncelerime yer vermek (daha doğrusu unutmak) amacıyla, her zamanki kullandığım çözüm kitab okumaktı. Valizimi açtığımda bir sürü kitabın arasında dikkatimi çeken tek kitab Hapishaden Oykuler oldu. Tesadüfmü bilmiyorum ama bu kitabın ilk iki sayfası beni oyle rahatlattıki, sanırım eğer bu kitabı o zamanlar okumasaydım babamla kesin çatışmamız olacaktı. Eminim ki babamla ilk tanışmam bu kitabın yüzünde benim için cok daha rahat geçti, cünkü ilk iki sayfası duygularımı bana anlattı ve beynime gereken rahatlığı  verdi. Bu iki sayfa işte şu şekilde beni anlatıyor:

“Git,” diyen sesin kulağımda, “Git ama çocuğum benden kaçma…”

Senden ayrılırken, o evden, çocukluğumu geçirdiğim o buyulu koridorlardan, asma kattan, tahta merdivenlerden ayrılırken, gidişimin yıllardır üzerime bir karabasan gibi çöken suskunluktan, durgunluktan kaçma duygusu olduğunu biliyor gibiydin. Aramızda konuşulamayacak olan ne çok şey vardı seninle. Bana yaklaşmasına izin vermediğim sevecenliğin, yine sesine toplanmıştı tümden: “Git ama çocuğum benden kaçma…”

Aramızda bir engel, aşılmaz duvarlar sanki her saniyesini acıyla hatırladığım uzun yüzyıllar vardı; yüzleşemediğim, anlayamadığım, neresinde olduğumu o çocuk aklımda bir türlü kesinleştiremediğim, gerçek ile düş arasında gidip geldiğim yüzyıllar, mesafeler, çöller… Hem gidiyordum hem kaçıyordum bildiğin gibi, ilişkimizi bir türlü onaramamanın yenikliğiyle. Sahi, her şeyi söyleyebilmenin mümkün olduğu bir yer var mıydı kırılmış hayatlarımızda?

Yüzünün aydınlığındaki o ince kederi, yatağını kendisi oluşturmuş ırmaklar gibi derinden ve güvenle uzanan, geniş alnındaki çizgileri anımsıyorum: o derin çizgilere hep artık hiçbir şeyin söylenemez olduğu zamanlarda takılır kalırdı gözlerim. Hep gozlerimi bir başka görüntüyle yıkayamayacağım yerlerde olurdu bu… Boğazımda sana hissettirmediğim bir düğümlenmeyle sözsüz, hiçbir sesin yardımı olmadan içimden geçenleri, hatta daha önce biriktirdiklerimi de anlayıveresin isterdim. Konuşmak zorunda hissetmezdim hiç kendimi, çünkü sözün kifayetsizliğini, anlam yitirten yetmezliğini taa çocukken oğrenmiştim.

Yüzündeki ince kedere bir türlü eklenememiş gibi dururdu mavi gözlerin; genç, çocuksu, yumuşak… Başka yüzlerde keder gözlerden anlaşılırdi, ama senin yüzün için geçerli değildi bu.

*

Çok ateşim var yine. Çocukluğumdaki gibi ağlamaklı bir bakış gelip yerleşiyor yüzüme ateşle birlikte. Okuduğum kitabı, arasına parmağımı yerleştirerek tek elimle tutuyorum. Örtünün altına kaydırıyorum Kücük Prens’i. Usulca gözyasım şakağımı dolaşıp saçlarımın arasına kayıyor. Aynı ıslaklığın üzerinden birkaç damla daha. Devamı yok, olmayacak… Saçlarımın içinde yitiriyorum o birkaç damla gözyasının bıraktığı ıslaklık hissini.

Kitabın arasından parmağımı çekmedim henuz. Okuduğum son cümleler kafamın içinde dolanıp duruyor: “Bu gece gelme. Acı çekiyormuşum gibi olacak… Biraz da ölüyormuşum gibi.” Belki de doğru anımsayamıyorum, mühtemel ki yazar böyle sıralamamıştır sözcükleri. Ama kurulu cümleler benim artık, istediğim, sevdiğim gibi sıralarim.

Bazı kitapları okuduktan sonra “benim” zannettiğim cümleler kalır hep böyle dilimde. Geçmişte bir yerde, birisine mutlaka söylemiştim bunları dedigim türden. Bunlar da öyle; “Bu gece gelme. Acı çekiyormuşum gibi olacak… Biraz da ölüyormuşum gibi.”

Nefes alamıyorum… biraz da ölüyormuşum gibi. Düşlerime geliyorsun, konuşamıyorum. Özlemek bu mu acaba? Hissettiklerimi adlandırmaya çalısıyorum böylesi zamanlarda, özlem sık sık aklımdan geçiyor, ama değil sanırım. Özlemek nedir, tanımını yapamadım ben. Uykusu bölünen bütün çocuklar gibi, özlemeyi oğrenemeyeceğim. Adını koyamıyorum içimden geçenlerin, yalnızca acının tariflerinden biri gibi… Yüzün düşlerimde asılı kalıyor, konuşamıyorum.

Yüzünün yaşlı çizgilerini karşımda görüyorum hala, güya uzun biriktirdiklerimi anlatıyorum sana dair. Düş içinde düs görüyorum. Hayır, özlemek değil bu! Ateşim yükseldikce kırılganlasıyorum, gerçeğin çizgileri keskinliğini yitiriyor. Düş bu, biliyorum ki karsımdaki suret gerçek olsa, sadece susarak çizgilerini seyretmekle yetineceğim. Hayır söylemek istediklerim özlemden kaynaklanmıyor, bir hesaplaşma olmalı, bir ödeşme… Sadece, duymayı hak ettiklerini, gerçekten senin olanları sana söylemeden ölürsem, içimdeki adalet duygusuna karşı kendimi suçlu hissedeceğim. Hep yenik kalacağım bu yüzden.

Kitabın yazarları:

Nergiz Gün Uzun – Veysel Avcı – Özgür Soylu – Fatma Özbay – Cafer Solgun – Aytekin Yılmaz – Sibel Öz – Ömer Nakçi – Menaf Osman – Fevzi Ayzıt – Ceylan Bağrıyanık – Seyfettin Baştımar – Nahide Ermiş – Mehmet Göcekli – Dilek Öz – Mehmet Alagöz – Saliha Çelik – Süleyman Yorulmaz

2 thoughts on “HAPISHANEDEN ÖYKÜLER

  1. nasıl mutlu oldum yıllar öncesinin cümlelerinin bir başkasının hayatında da karşılık bulmasına… yıllar öncesinden bir öykü o. nergiz

  2. cok tesekkur ederim yazdigina. Nergiz Gun Uzun sizmisiniz? Cok harika bir yazi, benim Turkcem pek iyi degil ama bu oyku beni tam zamaninda buldu.. bende sana cok tesekkur ederim, dunyayla paylastigin icin :) selamlar..

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s